<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hristiyan Blog &#124; Hristiyanlık ile ilgili bilgiler ve güncel haberler &#187; Yaratılış</title>
	<atom:link href="http://www.hristiyanblog.com/kategori/yaratilis/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hristiyanblog.com</link>
	<description>Hristiyanlık ile ilgili bilgilerin bulunduğu güncel blog</description>
	<lastBuildDate>Thu, 03 Jun 2010 13:50:33 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Biz Tanrı&#8217;yı Yüceltmek İçin Yaratıldık</title>
		<link>http://www.hristiyanblog.com/biz-tanriyi-yuceltmek-icin-yaratildik/</link>
		<comments>http://www.hristiyanblog.com/biz-tanriyi-yuceltmek-icin-yaratildik/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2009 20:13:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yaratılış]]></category>
		<category><![CDATA[adem]]></category>
		<category><![CDATA[amaç]]></category>
		<category><![CDATA[havva]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hristiyanblog.com/?p=170</guid>
		<description><![CDATA[
Westminster İnanç Açıklaması’nın Kısa Katekizm'inde (ilmihalinde) şöyle bir soru yer almaktadır: "Mesih krallık görevini nasıl yapar?" Bunun cevabı, "Mesih krallık görevini, bizleri Kendisine boyun eğdirerek, bizleri yönetip koruyarak, Kendisinin ve bizim bütün düşmanlarımızı zapt ederek ve yenerek yapar" demektedir.
Bizi zevk için ezip geçecek bir Tanrı'ya aslında güvenmemiz ve hatta saygıdan kaynaklı bir korku duymamız mümkün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.hristiyanblog.com/wp-content/uploads/2009/09/tanriicinyaratildik.jpg" alt="tanrı" title="tanrı" width="541" height="200" class="alignnone size-full wp-image-171" /><br />
Westminster İnanç Açıklaması’nın Kısa Katekizm'inde (ilmihalinde) şöyle bir soru yer almaktadır: "Mesih krallık görevini nasıl yapar?" Bunun cevabı, "Mesih krallık görevini, bizleri Kendisine boyun eğdirerek, bizleri yönetip koruyarak, Kendisinin ve bizim bütün düşmanlarımızı zapt ederek ve yenerek yapar" demektedir.<br />
Bizi zevk için ezip geçecek bir Tanrı'ya aslında güvenmemiz ve hatta saygıdan kaynaklı bir korku duymamız mümkün değildir. Fakat bizlerin uğruna kendi ellerine çiviler çaktırabilecek olan bir Tanrı'ya yürekten bir saygı ve bu saygıdan kaynaklı korku duyarız. Ve yürekten güveniriz.</p>
<p> Bu nedenle, Reform geleneğindeki bir Hristiyan için Tanrı'nın egemenliğinin kurtaran lütfü her zaman esas olandır. Yani Luther'in lütfü vurgulaması, Calvin'in öğretisinde Tanrı hükümranlığını öne çıkarmak şartıyla lütfün ne denli önemli olduğunun dile getirilmesi şeklinde yerini bulmaktadır. Her şeye kadir, her şeyin sahibi, evrenin hakimi olan o yüce Yaratan o görkeminin ifadesi olarak yaptığı her şeyi lütfundan dolayı yapmaktadır. Mesih İsa'da bize sağlanan kurtarış, bağışlanma, sonsuz yaşam hep bu hükümran Tanrı'nın lütfunun bize dökülmesidir. Bu geleneğin samimi inanlısının bakış açısı hep bu en zirve noktadan başlamaktadır.<br />
<span id="more-170"></span><br />
Yunus peygamber kurtarışın Tanrı'ya ait olduğunu çok iyi bir biçimde bize hatırlatmaktadır. Kurtuluş, insan katılımıyla söz konusu olan bir hadise değildir. Tamamen ilahi bir biçimde Tanrı elinden bize ulaşan bir olaydır. Baba'nın o seçip çağıran sevgisine göre Mesih İsa'nın kurtaran işinin Ruh'ça bize uygulanmasıdır.<br />
Eğer bu kurtarma işinde bizim gücümüz, katılımımız olsaydı Tanrı'nın Mesih İsa'daki kurtarış amacına insan istemi karışır ve karışıklık olurdu. Bu nedenle ve İncil'in bize bildirisi doğrultusunda kurtuluş hiçbir biçimde insanın iradesiyle ve istemiyle gerçekleşen bir olay değildir. Tanrı'nın evlatları olarak, Tanrı'da yeniden doğuşu alarak doğmamız, yani Mesih İsa'ya samimi bir imanla inanmamız tamamen göklerdeki Baha’ınızın iradesi doğrultusundadır.</p>
<p>İşte, Reform geleneğinde imanını sürdüren samimi bir Hristiyan'ın yaşadığı ve teneffüs ettiği iman atmosferi Tanrı'nın böylesine muhteşem hükümranlığı içindedir.<br />
Bizler Tanrı'nın muhteşem krallığına hayran olup tapınmayı arzuluyor ve yalnız bunu arıyoruz. Yeşaya'daki şu ayetleri birlikte okuyalım: "Kral Uzziyanın öldüğü yıl yüce ve görkemli Rab'bi gördüm; tahtta oturuyordu, giysisinin etekleri tapınağı dolduruyordu. Üzerinde Seraflar duruyordu; her birinin altı kanadı vardı; ikisiyle yüzlerini, ikisiyle ayaklarını örtüyor, öbür ikisiyle de uçuyorlardı. Birbirlerine şöyle sesleniyorlardı: 'Her Şeye Egemen RAB kutsal, kutsal, kutsaldır. Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor'. Ser afların sesinden kapı söveleriyle eşikler sarsıldı, tapınak dumanla doldu. 'Vay başıma! Mahvoldum' dedim, 'Çünkü dudakları kirli bir adamım, dudakları kirli bir halkın arasında yaşıyorum. Buna karşın Kral'ı, Her Şeye Egemen RAB'bi gözlerimle gördüm/ Seraflar'dan biri bana doğru uçtu, elinde sunaktan maşayla aldığı bir kor vardı" (Yşa. 6:16).<br />
Ya da Eyü. 42:46'ya bakalım: "'Dinle de konuşayım9 dedin, 'Ben sorayım, sen anlat/ Kulaktan duymaydı bildiklerim senin hakkında, şimdiyse gözlerimle gördüm seni. Bu yüzden kendimi hor görüyor, toz ve kül içinde tövbe ediyorum."</p>
<p>Bu ve benzeri ayetlere baktığımızda Reform geleneğindeki samimi bir Hristiyan'ı iman ve ibadet için harekete geçiren o muhteşem Tanrı hükümranlığını görebilmek mümkündür. Ancak yaratılana düşen, bu muhteşem Kral'ın önünde eğilip, diz çöküp, yürek secdesiyle secde etmek ve bütün yüceliği O'na, yalnız O'na vermektedir.<br />
Yaratılmamızın tek ve büyük nedeni aslında Westminster Kısa İlmihali'nde çok açıkça dile getirilmiştir. Westminster Kısa İlmihali'nin ilk sorusu şudur: "İnsanın var olmasının, varlığının, yaratılmasının yegane, tek, esas olan amacı nedir?" Hemen bu soruya şöyle bir cevap gelir: "İnsanın varlığının, var olmasının, yaratılmasının tek ve biricik amacı Tanrı'yı yüceltmesi ve sonsuza dek O'ndan zevk almasıdır."</p>
<p><strong>Yazan: </strong>Rev. Prof. Robert Lynn</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hristiyanblog.com/biz-tanriyi-yuceltmek-icin-yaratildik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsanlığın İlk Hali</title>
		<link>http://www.hristiyanblog.com/insanligin-ilk-hali/</link>
		<comments>http://www.hristiyanblog.com/insanligin-ilk-hali/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2009 17:17:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yaratılış]]></category>
		<category><![CDATA[adem]]></category>
		<category><![CDATA[havva]]></category>
		<category><![CDATA[ilk insan]]></category>
		<category><![CDATA[insanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hristiyanblog.com/?p=146</guid>
		<description><![CDATA[
Dikkat edersek, edindiğimiz bilgilerin çoğuna ikinci, üçüncü hatta bazen onuncu elden sahip oluyoruz. Ne yazık ki, "kulaktan dolma " bilgiler çok yaygın ve yanıltıcı olabiliyor. Hatta bu benim prensibim, felsefem ya da siyasi düşüncem dediğimiz şeyler de aslında bizim değil, ancak öğretmenlerimiz, dostlarımız ya da medya gibi belirli etkenlerden kaynaklanan düşüncelerdir. Dini konulara gelince çoğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.hristiyanblog.com/wp-content/uploads/2009/09/insanliginilkhali.jpg" alt="ilk insanlık" title="ilk insanlık" width="541" height="200" class="alignnone size-full wp-image-147" /><br />
Dikkat edersek, edindiğimiz bilgilerin çoğuna ikinci, üçüncü hatta bazen onuncu elden sahip oluyoruz. Ne yazık ki, "kulaktan dolma " bilgiler çok yaygın ve yanıltıcı olabiliyor. Hatta bu benim prensibim, felsefem ya da siyasi düşüncem dediğimiz şeyler de aslında bizim değil, ancak öğretmenlerimiz, dostlarımız ya da medya gibi belirli etkenlerden kaynaklanan düşüncelerdir. Dini konulara gelince çoğu vatandaş hararetle tartışmayı sever, ama ne yazık ki esas kaynakları okuyup araştıran kişiler azınlıktadır. Oysa insanın yaradılışı ve amacı gibi bizi yakından ilgilendiren önemli konularda kesin ve emin kaynaklara başvurmak gerek.</p>
<p>Bu yüzden insanın başlangıçta nasıl ve ne amaçla yaratıldığını araştırmak için Tanrı'nın değişmez ve ebedi sözü olan Tevrat'ın ayetlerini birinci ağızdan inceleyeceğiz. İnsanlığın öyküsünün başlangıcı binlerce sene önce Tevrat'ın ilk bölümlerinde ayrıntılı bir şekilde kaydedilmiş bulunuyor. Kutsal Kitap’ın ilk sözleri şöyledir:<br />
"Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu." (Yaratılış 1:12)<br />
Tevrat'ın bu ilk ayetlerinden Tanrı'nın tüm evreni hiç yoktan, tek bir söz ile yarattığını anlıyoruz. Fakat ilginçtir Tanrı'nın kocaman evreni yaratmasından hemen sonra, ikinci ayetin hemen başında Tanrı'nın, doğrudan insanların yaşayacağı küreye yani bizim dünyamıza yöneldiğini görüyoruz. Tanrı tüm ilgisiyle dünyanın yaratılışına odaklanıyor. İkinci ayet yaşadığımız yeryüzünün diğer tüm gezegenler gibi 'boş', 'şekilsiz' ve 'engin sularla kaplı' olduğunu belirtiyor. Fakat Rab, evrenin muazzam bakış açısından önemsiz ve değersiz görünen bizim yaşadığımız bu küreyi seçip üzerine yoğunlaşmaya karar verdi. İlk bölümün devamında Tanrı'nın dünyamızı altı gün içerisinde nasıl mükemmel ve yaşanır bir hale getirdiğini okuyoruz.<br />
<span id="more-146"></span><br />
 İlkin Rab Tanrı, bir sözle ışığı yarattı ve onu "gündüz" diye adlandırarak karanlıktan ayırdı. İkinci günde Tanrı dünyayı saran suları ikiye ayırıp, yeryüzünü koruyacak bir çardak olsun diye gökyüzünü yarattı. Üçüncü günde ise yeryüzünde toplanan engin sularına sınırlar belirleyip karadan ayırdı ve böylece kıtalar ve okyanuslar oluştu. Aynı günde Rab karayı kaplayan bitkileri, meyve veren ağaçları ve her türlü otu yarattı. Dördüncü günde Tanrı yeryüzünü aydınlatacak, zamanın şeklini ve durumunu işaretleyecek olan takvimi ve mevsimleri belirleyecek gök cisimlerini göğe yerleştirdi. Beşinci günde Rab engin suları doldurarak deniz yaratıklarını ve canavarları yarattı. Aynı zamanda göklerde uçacak kuşları ve onların türlerini yarattı. Altıncı güne gelince Rab Tanrı karada yaşayacak her türlü evcil ve yabanıl hayvan ve sürüngen türlerini yarattı. Buraya kadar her şey müthiş bir özenle düzenlenip mükemmel bir ahenk içerisinde yaratılmıştı. Fakat Yaratılışın birinci bölümünün 26. ayetine gelince büyük bir sürprizle karşılaşıyoruz: "Tanrı, "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım" dedi, "denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun." (Yaratılış 1:26)</p>
<p>Burada yaratılışın zirvesine varıyoruz. Demek ki Tanrı bu müthiş dünyayı kendi yüce benzerliğini taşıyacak olan insan için yaratmıştı, çünkü diğer her şeyi mükemmel yaratan Tanrı, sadece insan üzerine kendi ilahi damgasını vurdu. Burada insan tüm yaradılışın doruğu ve tacı olarak çok ayrı bir konuma yükseltiliyor. Ayetin devamına baktığımızda insanın Tanrı'nın yarattığı her şeyin üzerine "egemen", yani Tanrı tarafından dünya üzerine reis olmak için atandığını görebiliyoruz. îşte ilk insanın konumu, gerçekten muhteşem ve görkemliydi.</p>
<p>Tanrı'nın dünyayı ve tüm evreni insan için özellikle yarattığını söylemek çok iddialı gibi gelebilir, fakat bu konuda bilim de Kutsal Kitap'ın dediklerine kanıt sağlıyor. Burada bilim adamlarının keşfettikleri ilginç bir gerçeğe kısaca değinmek istiyoruz. Bu gerçeğe "Antropik Prensibi" denilir. Bilim adamları evrenin dengelerinin ve tabiatın genel düzen ve ahenginin tümüyle insanın dünyada rahatlık ve güvenlik içinde yaşayıp türemesi için düzenlendiğine dikkat çekiyorlar. Başka bir deyişle, evrenin hassas dengelerinden her hangi birinde en ufak bir değişiklik olursa, insanın dünya üzerinde yaşayışı tehlikeye girer.</p>
<p>Örneğin, dünyamızın uzayda bulunduğu konumuna bakarsak, dünyamız güneşe 1 metre daha yakın olsaydı, dünyadaki ortalama sıcaklık 126 derece olurdu. Aynı şekilde dünya güneşten 1 metre daha uzak olsaydı, ortalama sıcaklık 87 derece olurdu ve dolayısıyla insan yaşayamazdı. Buna benzer daha nice örnekler var. Atomik alanda, fizik, kimya ya da biyolojik kurallarında her hangi bir değişiklik ya da dengesizlik olsa, yine evrenin ahengi bozulur ve insanlık ortadan kalkar. Anlatılanlardan şunu anlıyoruz ki, sadece bu dünya değil, evrenin tümü insanın yaratılışına uygun bir şekilde tasarlanmıştı. Burada anlatılan her şey, dünyada yaşayan insanın şans ya da tesadüf sonucu ortaya çıkıp kendiliğinden oluşmadığının kesin bir kanıtıdır.</p>
<p>Yaratılış kitabının ikinci bölümüne geldiğimizde ilk insanın yaratılışıyla ilgili ayrıntıları öğreniyoruz. Yedinci ayette Tanrı’nın ilk insanı nasıl yarattığını öğreniyoruz:<br />
"RAB Tanrı Adem'i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu." (Yaratılış 2:7)<br />
Tanrı kendi Ruhundan insana can verdi ve böylece yaşayan bir varlık oldu. Dolayısıyla ilk insan, yalnızca Tanrı’nın benzerliğinde olmakla kalmayıp aynı zamanda içinde Tanrı’nın yaşam soluğunu da taşıyordu. Bundan sonra Rab 'Aden bahçesini" yeryüzünde, insan için özel olarak hazırladı. Bu bahçede insan her türlü meyveli ağaçtan yiyor, tüm hayvanlarla barış içerisinde yaşıyordu.</p>
<p>Kutsal Kitap'a göre Aden bahçesi içerisinden dört büyük ırmak akıyordu: Pişon, Gihon, Dicle ve Fırat nehirleri. Yani Aden bahçesi eskiden büyük olasılıkla Türkiye'nin doğu civarında bulunuyordu. Tanrı Adem'i Aden bahçesine yerleştirdikten sonra bahçeye bakması ve tüm hayvanları adlandırması için onu görevlendirdi. Bu şekilde bir gün içerisinde Adem tüm hayvanları teker teker önünden geçirip adlandırdı. Görülüyor ki, ilk insan çalışan ve Tanrı'ya karşı sorumlu bir varlıktı. Adem tüm hayvanlara isim verdikten sonra kendisine uygun bir eş bulunmadığını fark etti. Tanrı büyük ihtimalle Adem'in, eşine ihtiyaç hissetmesi için onu bilerek yalnız bırakmıştı. Sonra Tanrı Adem'e derin bir uyku verdi ve uyurken onun kaburgalarından aldığı kemiğe şekil vererek ilk kadını yarattı. Uyanınca Adem kadını gördü ve gayet hoşnut kaldı. İkisi cennet bahrisinde mükemmel bir uyum ve paydaşlık iç inde yaşıyorlardı. Bu arada Adem ve karısı bahçede çıplaktılar, ancak günahın etkisi altında olmadıkları için utanmıyorlardı. İkisi de tam anlamıyla masum ve kutsaldı. En önemlisi l Tanrı'yla tam ve kesintisiz bir iletişimde bulunuyorlardı. Tek kelime ile her şey mükemmeldi.</p>
<p>Muhtemelen insanın bu orijinal haline baktığımızda kendi insanlığımızdan birazcık şüphelenmeye başlıyoruz. İlk insan ne kadar farklı ve harikaydı! İnsanın özellikle Tanrı’nın suretinde yaratılmış olması onu bambaşka bir konuma yükseltmişti. Tabii 'Tanrı’nın sureti' cümlesi hemen kafamızda bir soru işareti uyandırıyor. Tanrı Ruh ise, fiziksel yönden O'na benzemek mümkün olmamalı. O zaman, insan hangi yönden Tanrı'nın benzerliğini taşıyor? Kutsal Kitap'ın ayetlerine ve insanlığın genel niteliklerine baktığımızda insanı diğer hayvanlardan ayrı kılan ve Tanrı'nın suretini yansıtan birçok özellik fark edebiliriz. İlk olarak iletişim ve sosyalleşme konusunda Tanrı'ya benziyoruz. Tanrı konuştuğu, dinlediği ve iletişim kurduğu gibi ilk insan da hem eşiyle hem de Tanrı'yla mükemmel bir iletişim içersindeydi.</p>
<p>Günümüzde de insanın iletişim kurmaya yönelik öyle dinmeyen bir merakı var ki, diğer gezegenlerde bile hâlâ bir yaşam belirtisi keşfetmeyi umuyor. Nedeni basittir, çünkü insan sosyalleşen ve iletişim kurmak için çabalayan bir varlık olarak yaratılmıştır. En önemlisi, ilk insan Tanrı'yla yakın bir ilişkiye sahipti. İkinci olarak Tanrı mutlak bir iradeye sahip olduğu gibi Adem'e da benzer şeklinde tam anlamıyla hür bir irade verilmişti. İnsan, Tanrı'nın kendisine verdiği düşünme ve tasarlama kapasitesiyle kararlarını bağımsız bir şekilde verir, her türlü planı yapar, teknolojik cihazlar icat edip aya bile seyahat edebilir. Günümüzde dahi insanın yapabilecekleri bu denli sınırsız ise, mükemmel yaratılan ilk insanın ne kadar akıllı ve engin bir zekâya sahip olduğunu tahmin edebiliriz. Üçüncü olarak Tanrı sevebiliyorsa ya ıhı acıyabiliyorsa demek ki duyguları da vardır. İnsan da aynı şekilde her türlü duyguya sahiptir. İnsan çok farklı ve çeşitli duygular hissedebilir. Son olarak Tanrı nasıl her şeyin egemeniyse, Adem'i de aynı şekilde dünyanın yerine egemen olarak atadı. Tanrı'nın verdiği akıl, irade ve iletişim kapasitesiyle insan en karmaşık durumları bile mükemmel bir şekilde idare edebiliyor. Elbette bunların dışında birçok benzerlikler var, ama dikkat edersek bu ortak noktalar fiziksel değil daha çok ruhsal ve zihinseldir. Sonuncu ve en önemli nokta, ilk insanın Tanrı gibi kutsal ve pak yaratılmış olmasıdır. Ahlaki yönden tamamen masumdu. Kısacası ilk insanla Tanrı arasında ortak özellik bakımından dört büyük sıfat gözümüze çarpıyor: YETKİ, GÜÇ, İLİŞKİ VE KUTSALLIK.</p>
<p>İşte insanı tüm diğer yaratıklardan ayrı kılan yani ilk insanı insan yapan bunlardı ki bu özelliklerin birçoğu hâlâ insansı yapımızda görülüyor.<br />
İlk atalarımızın yaşadığı Aden bahçesini düşünün... Sıkıntı, kargaşa, hastalık, kavgalar ve ölüm nedir bilinmiyordu. Adem denizdeki yaratıklar, gökteki kuşlar ve yeryüzündeki hayvanların tümü üzerinde yetkiliydi. Yaratılışındaki mükemmel aklı ile tüm hayvanlara hükmedip muhteşem ve barışçıl bir düzen sağlamıştı. Özellikle kendi eşiyle ve en önemlisi Tanrı'yla mükemmel bir ilişki içindeydi. Sonuç olarak öyle müthiş bir kutsallığa sahipti ki, utancın ne olduğunu bile bilmiyordu. İşte, insanın ilk hali böyleydi. Bu konu düşünürken Tanrı'nın yaratma işine hayran kalmış Davut peygamber Mezmurlarda Tanrı'nın Ruhu'nun esinlemesiyle şunu yazdı:<br />
<em>Evet, insan hakikaten mükemmel yaratıldı. Fakat ne yazık ki, kendimize ve etrafımıza baktığımızda bu ilk modelden ne kadar çok uzaklaştığımızı hemen fark edebiliyoruz. Bir yerde bir şeyler yanlış gitmiş ki, Kutsal Kitap'ın başında gördüğümüz bu mükemmel dünya ve ilk insan artık ortalarda görünmüyor. Peki, ne oldu da insan yaratılışındaki o mükemmellikten uzaklaşıp bu hale geldi?</em></p>
<p> "Seyrederken ellerinin eseri olan gökleri, oraya koyduğun ayı ve yıldızları, soruyorum kendi kendime: İnsan ne ki, onu anasın, ya da insanoğlu ne ki ona ilgi göster esin? Nerdeyse bir tanrı yaptın onu, başına yücelik ve onur tacını koydun. Ellerinin yapıtları üzerine onu egemen kıldın, her şeyi ayaklarının altına serdin; davarları, sığırları, yabanıl hayvanları, gökteki kuşları, denizdeki balıkları, denizde kıpırdaşan bütün canlıları. Ey egemenimiz Rab ne yüce adın var yeryüzünün tümünde" (Mezmur 8:39).</p>
<p><strong>Yazan:</strong> Can Nuroğlu</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hristiyanblog.com/insanligin-ilk-hali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
