anlamsiz yaÅŸam
Yaratan’ın varlığa armağan ettiği şu gözler sürekli güzellik, içaçıcılık, yapıcılık görüyor olsaydı yaşam yolculuğu beğeni dizisine, imreni gezisine dönüşürdü. Oysa gördüklerimiz bambaşka! Keşke gözlerim dinmek bilmeyen acılar zincirine tanık olmasaydı. Keşke yeryüzündeki olayları donuklaşmış biçimde görebilseydim. Keşke her olgu ve sonuçlamada canımı yatıştırabilecek gözlükleri bulup takabilseydim. Ne yazık! İsteklerimin gerçekleşemeyeceğini bilerek bunlarla yaşamaya zorunluyum.

Gözlerimi şimdiki yaşama açtım, yavaş yavaş dünya göz kapaklarımın önünde sergilendi: Yürek burkan, acıtan, ağlatan bir yeryuvarlağı. Baktım, hizmeti aranılan bir park uzmanı. Çölü güllük gülistanlık ediyor, çirkinliği güzelliğe dönüştürüyor. Aman bilmez kanser ciğerlerini kemiriyor, altı ayda ölümün pençesine boyun eğiyor. O güzelim iş yarıda kalıyor, ailesi ne edeceğini şaşırıyor. Anlamdan yoksun yaradılış!

Baktım erdemli bir kadın, sevgiyle dolu bir anne, sağa sola iyilik eylemleriyle dolu; herkesin övgüsü.. Ne var ki kocası içkiye, kumara, hovardalığa tutsak; aileye ilgisi gitmiş. Üstelik ikide bir karısını pataklıyor. Anne çocuklarına tutkun. Aman, babalarının yolunu tutmasınlar, diyor. Sevgisini yağdırdığı çocuklar annenin huyunu alacak yerde, babanın düzensiz izini tutuyor. Böyle tersleme böylesi sevgiye!

Baktım, dünyaya gözlerini açmaları ellerinde olmayan yavrular. Gün ışığını görmeden ana rahminden kazınanlar var. Doğanlardan kimisi aç, kimisi çıplak, kimisi okumasız-yazmasız, kimisi yuvasız, kimisi ilaçsız, kimisi uyuşturucu kullanan anneden, kimisi de AIDS hastalığına tutulan insandan dünyaya gelmiş. Aralarında ne değerler kaynayıp gidiyor! Dehalar yetişebilirdi bunlardan, insanlığa geniş çapta yardım sunabilirdi, bilimi zenginleştirebilirdi. Ne yazık! Hiçbiri gerçekleşemeyecek. Yorumlanamayan bir yaşam!

Baktım, mitolojide Mars olarak bilinen savaş tanrısı, şu yirminci yüzyılda yaklaşık yüz milyon canı biçmiş, soykırımları uygulamış, krematoryomlar kurmuş, ocaklar kurutmuş, kentleri kül viran etmiş, tüyleri ürperten zalimlikleri işkenceleri eniklemiş ve daha neler yapmamış! Günümüzde terörizmi körüklemiş, insan haklarının yüzüne tükürmüş. Şu haksız adaletsiz ortamı düzeltmeye benim elimden ne gelebilir ki?
Baktım, iki genç. Biri tığ gibi, öbürüyse gül gibi olabilirken, gencecik yaşta ayartılmış. Sigara, marijuana, şırınga derken eroin kurbanı bir erkek ve bir de kız! Sanki kadavra kesilmişler. Düşük beden, çökük omuzlar, sarsık adımlar.. Ve bu korkutucu görünüm dört bucakta genç insanları hep biçmekte. Mezar açmış ağzını! Ve şişirmiş keseyi uyuşturucu tacirleri. Yüzüne tükürülsün kahredici cehennem işkencesinin..

Baktım, Yaratan’ın kusursuzlukta, güzellikte oluşturduğu hava, toprak, sular, canlı varlıklar, bitkiler, kısacası tüm doğa.. Herbirinin kendine özgü sağlığı, çekiciliği belirgin. Ama baştanbaşa bozukluğa, yozlaşmaya, pisliğe bırakılmış güzelim doğa! Kirlenmiş, çirkinleşmiş, kökü kurumuş. Kurulu düzenden yararlanmak, onunla gurulanmak dururken, ademoğlu çevresini bozmuş, herşeyi yozlaştırmış, acılar zinciri oluşturmuş. Bu ne yıkıcılık, ne acımazlık! O güzel düzen neden yitirilmiş!

Baktım, dinler Tanrı-insan, insan-insan ilişkilerini sağlıklı doğrultuya sokacak yerde sen sen, ben ben çatışmalarını körüklüyor, Tanrı doğrultusunda hak, adalet, kutsal yaşam gereğini belirtecek yerde, bireyleri bağnazlığa sürükleyen din baskılarını, dışlamaları kışkırtıyor; yaşam düzeni yerine töreyi, biçimi öğretiyor, iç yaşam parlaklığını tanıtacak yerde, sadece göz boyayan giysiler, türbanlar, başlıklar, sakallarla alemi oyalıyor; açları doyuracak, yaşamı kurtaracak yerde siyasal oyunlarla sinirleri gerginleştiriyor kin saçıyor, adam öldürülsün, terörizm eylemleri yapılsın diye fetva çıkarıyor. Yapmacık davranışla azizlik satıyor ve azizlik ediyor. Anlamsız oyunbazlık!

Baktım, yalan gerçeği karanlığa boğuyor. Hiç ara verilmeksizin saf kafalara yalan pompalanıyor, nicelerin yöntemi tersine gidiyor. Yasasızlık yasasayarları bastırıyor. Adaletsizlik her yana duman attırıyor. Kaba kuvvet güçsüzü sindiriyor. Haksızlık hakka üstün geliyor, hak hukuk tarihe karışıyor. Sevgi inim inim inliyor. Bilek gücüyle beslenen yetki yetersizi eziyor. Mezarlıklardan ses seda çıkmıyor. Kılıcın gücü kılıçsıza gülüyor. Zalimlik övülüyor; alt edilene, ona zaten bu yaraşırdı deniyor. Bu muydu herkesi eşitlikte, özgürlükte yaratanın öngördüğü ortam? Rafa mı atılacaktı tüm haklar? Böylesi düzensiz dengesiz dünyadan anlam çıkarmak da sanki ne?

Şu bozukdüzen dünyada anlam taşıyan, cana can katan bir ortam aradım. Bunu bulmak için Tanrı açıklamasına döndüm: Öncesiz çağlardan, yüceliğin parlaklığından; çalkantılı yeryüzüne bambaşka biri gelmiş. İnsan değilken insan bedeni bürünmüş, salt sevgiyle donatılmış, ademoğullarının acılarına katılmış, güçlü eliyle güçsüze yardım sağlamış. Düşmanlıklar zincirini sevgiyle göğüslemiş, bir yanağına vurana öbür yanağı çevirmiş. Birgün O’nu kıskıvrak bağlamışlar, tiye alarak yargılamışlar, sonra da bir tepeye yürütüp iki eşkıya arasında asmışlar. Ama Yaratan’ın peygamberler ağzıyla haber verdiği göksel-evrensel sunu buymuş. O asılınca, üç saat süreyle her yanı karanlık örtmüş, yer titremiş, melekler ağlamış, kurtuluş bulanlar sevinmiş, Ölmüş, O’nu gömmüşler, ama üçüncü gün güçle dirilmiş, yengiyle göklere çıkmış, Kutsal Ruhu’nu göndermiş, kişileri sonsuz cezadan sonsuz yaşama aktaran Kişi olduğunu kanıtlamış. Yeniden gelişinin, hicransız düzeni gerçekleştireceğini her yanda duyurmuş. Anlamdan yoksun varlığa anlam getiren Tanrı sağlayışı meğer buymuş.

Yazan: Thomas Cosmades